Neler Hakkında Yazıyorum?

Kayseri Kitap Fuarı

Merhabalar.
Kayseri'de olanlar varsa kitap fuarından mutlaka haberdardır. Zira bu sene reklamı iyi yapıldı.
Biz çok bilmiş kitap severler; "Bu birinci değil. Ben dört senedir buradayım her sene oluyordu." desek de bu bizim ne kadar kitap düşkünü olduğumuzu kendimize ve çevremize ispat cümlemizdir.
Fuar evime çok yakın ama ne zaman gitsem dolup taşan bir kalabalıklıkta. Özellikle bugün okulları da getirmişler ki hiç gezemedim. Ama iyidir iyi. Ne kadar kalabalık o kadar iyi.
Bu yazının bir amacı yok sadece yazasım geldi.
Yazdım, gidiyorum. Çokça proje araştırması yapmalıyım ki okulum bitebilsin. :)
Mutlulukla kalın.

Blog Keşif Etkinliği

Merhabalar.
Uzun uzadıya yazamayacağım.
Bir süredir takipte olduğum ve üst başlıktaki cümlesini çok beğendiğim Piyanist adlı bloğun başlattığı bir keşif etkinliği var.
İlgilenenler olursa linki buraya bırakıyorum.
Mutlulukla kalın.

Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981) - Film

Merhabalar.
Eskilerden adı gibi naif bir film.
Hele o müziği... Eminim defalarca dinleyip etkisinden çıkamayacaksınız. Jehan Barbur'un sesiyle ve anlamlı sözleriyle film gözünüzün önünden gitmeyecek.
Eski filmleri çok severim. Bazı mantık hataları, komik gelen ayrıntılar olsa da eskiler hep güzel hatırlanır sonuçta. Ama bu film bir istisna bence. Her anı duygu dolu.
Konusu; Fuat (Kadir İnanır), babasının vefatıyla evin sorumluluğunu almış bir gençtir. Ekonomik durumunun kötüye gitmesi onu eski aile dostlarının kızı Belgin'le evlenmeye zorlar. Nişan gününde kasabaya yeni atanan edebiyat öğretmeni Aysel'i (Hümeyra) görür. İkisi arasında ilk andan bir aşk başlar. Okulda Aysel'e arkadaşlık eden resim öğretmeni Bedri'nin sohbetiyle de her anını hissedeceğiniz bir hikaye başlar.

Gelecek, elbet gelecek.

Merhabalar.
Nasılsınız?
Umarım 'ben ne ara bu yaşa geldim?' diye kendinizi paralamıyorsunuzdur.
Ya da 'okul bitiyor ama hala ne yapacağımı bilmiyorum.' deyip zamanı durdurmanın yollarını aramıyorsunuzdur.
Çünkü ben öyle yapıyorum ve bu his geri döndürülemez gibi.
Üniversitede son senem. Harıl harıl gireceğim sınavlara kaynak arıyorum. Yazı zorunluluktan boşa geçirdim. Çünkü adım kadar eminim tek soru çözemezdim bu karmaşada.
Sizleri bilmem ama bana okul en güzel yer. Derslere gireyim, sınavlara çalışayım, hiç bitmesin.
Bir yanım yüksek lisans sevdasında. İmkan olursa kesin yaparım gibi zaten. Ama bir yanımın aklı havalarda. Öyle büyük hayaller kuran bir kalbim var ama bir yandan da büyüdükçe o hayallerin beni yutacağına inanan mantığım. Büyümek böyle bir şey zaten.
Sorumluluklar artınca onlardan kaçmak isteyen insan kendini kapana kısılmış hisseder.
Hep özgür, başına buyruk olmak isterken birden gözü açılır ve hayatının mesailerle, aile ve akrabaların direktifleriyle geçireceğini fark eder.
Kişilik olarak hayatıma kim girerse girsin beni bağlamaz, ben yine keyfime göre yaşarım diyen biriyim. Ama insan en çok kendi sözlerinin aksini yapan bir varlık. Onun için çok da güvenemiyorum. :)
En çok istediğim şey bloga dizi-film yazısı girmek ancak çevrem kalabalık, işler çok...
Kendimle kaldığım vakit sevdiklerimden bir liste yapmayı düşünüyorum. İpucu da vereyim, herhalde listenin hepsi Asya yapımlardan oluşacak. Ne yapayım onları izlemeyi daha çok seviyorum. Bende ki bu dil sevdası da olmasa. :D
Depresif başlayıp harflerin büyüsüyle keyiflenen ben denizden herkese iyi akşamlar.
Umarım gelecek yazılarda ne istediğini bilen bir kariyer planlamasıyla geri dönerim. Ve sene sonunda diplomalı işsizler ordusunun bir neferi de ben olmam.
Allah herkese sıkıntılı olduğu konularda rahata ermeyi nasip etsin.
Mutlulukla kalın.

Markalar - Mim

Merhabalar.
Son birkaç gündür buralara hiç uğrayamadım bu sırada hem takipçi sayısında hem de yorumlarda artış olmuş. Bunun için Sade ve Derin bloğunun sahibi Deeptone'a ve Blog Keşif Etkinliğini başlatanlara teşekkür ederim. Her yoruma geri dönmeye çalıştım ve pek çok güzel blog tanıma fırsatım oldu.
Bu yayında ise Kitabın DNA'sı bloğunun sahibi İrem'in beni mimlemesi üzerine bir mimle karşınızdayım. Aslında marka merakım hiç yoktur. Bir şeyi kaliteli ve ucuz bulursam almamazlık etmem. Her kullandığım üründe de karşılaştırma yapmaya çalışırım. Çünkü marka bana sadece bir etiket gibi geliyor. Klişe bir laf olacak hepsi küresel sermayenin oyunları. :)
Pek çok üründe aynı fabrika çıkışlı ama farklı etiketli hemen hemen aynı kalite ürünler bulabilirsiniz piyasada. Ama mimlendiğim için neredeyse tüm gün düşünüp vazgeçemeyeceğim markaları bulmaya çalıştım.

-Öncelikle Hand & Shoulders şampuanda devamlı kullandığım bir marka. Orta okul yıllarımda kepek problemiyle uğraşıp durdum. Pek çok şampuan denedim ama hiçbiri şu anki kadar etkili olmadı. Ama alırken aromasına pek dikkat etmem. Elma, limon ya da 'kadınlara özel' yazanı alıyorum. O an reyonda hangisi varsa.

-İkinci olarak Algida - Cornetto, hazır yazda bitiyor en sevdiğim dondurmayı yazmasam olmazdı neredeyse her çeşidini denedim denebilir. Dondurmadan ziyade karnımı bile doyuran bir yiyecek gibi. En sevdiğim yanı çikolata dolgulu korneti. Ayy şimdi bile canım çekti ama aşırı zayıf bir bünyem olduğu için benim için dondurma devri kapandı. Yoksa antibiyotikler hüküm sürecek.

-Üçüncü olarak ise çok zorlandığım bir marka oldu. Biraz nostalji olsun dedim ve Flormar'da karar kıldım. Ben makyaj yapmayı hiç sevmem. Hatta benim yaşımdaki kızlarla kendimi karşılaştırdığımda hala küçük bir çocuk gibi kalıyorum yanlarında. Kıyafet, süs püs merakım hiç yoktur. Tek bir şey dışında, oje. Sürekli süremesem de arada bir iki günü geçmemek şartıyla hevesimi almak için sürerim. Nedeni ise hassas bir cildim var ve oje ile aseton tırnaklarımın soyulmasına hatta kenarlardaki derilerin yanmasına neden oluyor. Çıkarırken çok tahriş olduğu için birkaç gün acıyla geziyorum. Onun için özel zamanlarda ya da çok istediğimde kısa bir süre sürüp eğleniyorum. Flormar ise benim çocukluğumdan hatırladığım oje markası. Şu an da bile pek çok marka var ama dediğim gibi ne merakım var ne de takip ediyorum. O yüzden kara düzen gidiyor ojeler ben de.

Üç markayı bulurken bile çok zorlandım. Daha da çıkmaz her halde. Dediğim gibi sadece bir etiket aslında gözümüzü boyayan. Git gide tüketici bir toplum oluyoruz. Her yeni çıkan marka ile telefon değiştiriyoruz. Evlerimiz kullanılmayan fazladan telefondan, tabletten geçilmiyor. Artık konuşmayı öğrenmeden Youtube'u açmayı bilen çocuklarımız var. Her şeyin fazlası fazlası daha fazlası yığılıyor hayatımızda. Biraz kendimizi hizaya çekmeliyiz. Bu maddi durumuzla alakalı değil. Artık herkes lüks yaşıyor. Herkeste bir kredi kartı var mutlaka. Bazılarında birden çok hatta. Önemli olan çok kazanıp pahalı şeyler almak değil. Her şeye rağmen tutumlu olup gerekirse para biriktirebilmek. Bir ayda o çok istediğiniz son moda eşyayı almayın ve bir yere yardım yapın. Yetimhanelere, huzur evlerine, rehabilitasyon merkezlerine ziyarette bulunun. Emin olun o atmosfer, çevrenizdeki insanların gülümsemesi, sohbeti her şeye bedel.
Mim amacından çıktı belki ama bence en güzel yerlere parmak bastı. Kendimize değer vermeliyiz tabii ki ancak yaptığımız davranışlar bizi nasıl bir insan olma yolunda götürüyor iyi gözlemlemeliyiz. İnsan çok zeki varlık isterse geleceği ön görebilir. Ve çabalamayla kendini baştan başa değiştirebilir.
Mutlulukla kalın.

Hibi Chouchou - Manga

Merhabalar.
Sizlere yine bir manga tanıtıyorum. Tatlı mı tatlı bir seri bu sefer ki. Hakim olan utangaçlık duygusu öyle güzel anlatılmış ki karakterlerin birbirlerine duydukları çekingenlik çok net hissediliyor.
Konusu şöyle, Suiren güzeller güzeli bir kızdır. Çizimi bile güzel siz düşünün. :) Orta okulda klasik ondan hoşlanan erkekler onun saçını çekmiş, eşek şakaları yapmış ve daha türlü zorbalıklarla dikkatini çekmeye çalışmışlar. Ancak işler Suiren için çok başka şekilde gelişmiş ve zaten içine kapanık olan kızımız erkeklerden de korkmaya başlamış. Yanında onu hep koruyan arkadaşı olsa da lisede de dikkat çekince giderek kaçıp saklanan hiç konuşmayan birine dönüşmüş. Ee shoujo manga olacak ya bu korkak kızımız liseye başladığında hala ilgi odağıdır ancak gözü kimseyi görmezken ona hiç dikkat etmeyen, soğuk birini görür ve ona aşık olur. Bu kişi de Kawasumi-kun'dur. İki içine kapanık aşık çekingen bir şekilde ilişkilerini yaşamaya çalışırlar ve ortaya masum bir lise hikayesi çıkar.
-Karakterlerimiz.
Suiren
Kawasumi
-Seride bu şekilde olan çizimler çok hoşuma gitti. Bolca da vardı hani.


-Suiren isminin anlamı yüksek yerdeki çiçek demekmiş. Okuldaki herkes ona bu şekilde hitap ederken o kelebek olmayı ister.
Ki böylece rahatlıkla uçup Kawasumi-kun'a yetişebilsin.
Ve bir bölüm de Kawasumi-kun da onun bir çiçekten çok kelebeğe benzediğini söylüyor.
-Suiren'in olduğu çizimler aşırı tatlıydı bence. Özellikle utangaç bir karakteri okumak daha sıcak hissettirdi.
Burada Kawasumi-kun'u izlediği aşikardır her halde. :)
Daha sosyal biri olmak istediğinde...
-Ve şaşkın aşıklar.

Burada festivallere geliyor ikisi ama okul arkadaşları Suiren'i görüp rahatsız edince çözümü maskelerde buluyorlar.
Uyurken bile elinden düşürmüyor tabii ki. >v<
-İlk hoşlantılar başladığında.


-Burada ikili nihayet çıkmaya başlıyor ve buluşmaya gidiyorlar. Suiren buluşma için kavunlu ekmek yapıyor. Ama Kawasumi kavunlu ekmeği hiç sevmediğini söylüyor. Randevu boyunca her konuda anlaşmazlık yaşayan ve hiçbir ortak zevkleri olmadığı öğrenen çift için Suiren'in en sevdiği yiyeceğin de diğeri tarafından sevilmediğini öğrenmek biraz yaralayıcı oluyor.
Manga uzun zamandır güncel vermedi. Bu yüzden tam bunlar oldu derken kesiliyor bölümler ama başka dillerde ilerlemiş diye biliyorum. Severseniz oralardan da takip edebilirsiniz. Masum, sıcak bir ilk aşk hikayesi. Suiren'e bayılıyorsunuz okurken. Vakit geçirmek için göz atabilirsiniz.
Mutlulukla kalın.

En Güzel Zaman

Merhabalar.
Bilenler bilir bilmeyenler de şimdi öğrensin benim dört yaşında çok tatlı ama çok da yaramaz bir erkek kardeşim var. Her yeni gün onunla bambaşka keşiflerle geçiyor. Bazen sabır sınırlarımı zorlasa da kısıtlı geçirdiğimiz şu tatil günleri hatırına da en çok bana şımarıyor.
Neden bunları yazdığıma gelirsek bugün onunla çok eğlendim ve söylediklerine çok güldüm. Hafızamda yitip gitmesin istedim bu yüzden buralara karalıyorum.
Annem çalıştığı için kardeşim bakıcıya gidiyor ve oradaki teyzesine de torunlarına özenip anneanne diyor. Kendi anneannemizi aklı ermeye başladığında çok sık görmedi. Bu yüzden hep onu yabancılıyor. "O senin anneannen" dediğimizde "hayır o annemin annesi" diyor hep.
Bu günkü oyunumuzda annem, o ve ben Şarkışla'daki kedimizi taklit ediyorduk. Birimiz dede, birimiz anneanne, diğerimizde Boncuk yani kedimiz oluyordu. Ancak her seferinde anneanne rolünü alan kişiye bakıcısının adıyla hitap ediyor ve asla Güldeste yani kendi kendi anneannemizin adını söylemiyordu.
Söz biraz uzuyor ama tablet oyunlarından parayla karakter almaya alıştığından hayatta onun için en yüksek sayı olan 20 para olduğunu savunup "Güldeste anneanneyi alamayız. O çok pahalı" diyordu.
Öyle böyle onu ikna ettik ama bu seferde ben hep kahkaha kriziyle oyunu yarım bırakınca beni "bak şimdi Güldeste anneanne yerine Semiha anneanne olursun" diye tehdit ediyordu.
İşte böyle hayatımdaki küçük afacana hala bir şeyler öğretme peşindeyim ama öyle laflar ediyor ki cevap veremeden kalıyorum. Her yeni gelen nesil daha bir akıllı maşallah.
*
Bir de konu dışı birkaç şey yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce hep  çocukları çok sevdiğimi belirtmeliyim diye düşünüp duruyordum. Evet, çocuklara hatta bebeklere bayılan biriyim. Yolda gördüğüm de asla dokunmam veya kucaklamaya çalışmam ama gözlerimle, sözlerimle sever dururum uzaktan. Asıl değinmek istediğim konu da burası. İşin uzmanı değilim ama gittikçe değişen, en azından benim çocukluğuma göre, ve bu süreçte kötüleşen bir toplumsal yaşantıya sahibiz artık. Çocuklara yapılan kötü muameleler giderek artmakta ve bu en yakınından gelmekte. Bu yüzden başkalarının çocuklarını severken fiziksel temastan kaçınmamız gerektiğini düşünüyorum. Kendi çevremizde, kendi eğitimimizde olan çocuklara da 'kişisel alan' kavramını iyice öğretmeliyiz. Çocuklara ne derseniz, yanlarında ne yaparsanız onunla büyürler. Önce kendimiz iyiye en yakın hale bürünmeliyiz ki gelecek nesil de iyiliklerle gelsin.
Mutlulukla kalın.