Neler Hakkında Yazıyorum?

Bambaşkalaşmak

Merhamet ne demek unuttuğumuz günleri yaşıyoruz sanki.
Kaç küçük çocuğun gözyaşını gördük bu zamana kadar. Kaç çığlığa kayıtsız kaldık.
Bizi hapsettikleri tabulara körü körüne bağlanmışız. Biraz farklı davranana da hemen belli isimleri yaftalıyoruz.
Her geçen gün mutsuzuz. Geleceğe karşı güvensiziz.
Şu an başlıkları tek tek saymak istemediğim çünkü okurken bile kahrolduğum, yazmaya içim elvermediği ne felaketler oldu hayatımızda.
Tek bir tuşla bizi o anlık depresif ve öfkeli hale sokan o olaylar kim bilir failini ne derece yok ediyor?
Biz bazen diyebiliriz: "Yapabileceğim bir şey yok. Elimden gelmez. Uzakta. Başkasının işine karışmak olur."
Daha o kadar çok bahane sayabilirim ki. Çünkü ben de bazen o bahanelere sığınıyorum.
Bazen mi dedim hemen hemen her zaman.
Diğerleri, siz de, öyle değil misiniz?
Toplum olarak hepimizin ağzında- pardon klavyesinde- birlik, sevgi, paylaşmak, yardımlaşmak...
Kısacası başkaları tarafından duyulduğunda hoşa gidecek her şey var. Ama bana samimiyetsiz gelenleri saysam bir ikisi dışında örnek kalmaz bile.
Kendinizi -kendimizi- başkalarına beğendirmeden önce kendi onayımızı alalım. O dillere pelesenk olan vicdanı sorgulayalım.
Çok şey yapmaya gerek yok. Büyük şeylere gerek yok.
Ama bazen süslü laflarla tepki göstermek yerine elimizle dindirebileceğimiz yaraları görmeye çalışalım. Onları iyileştirmeye uğraşalım.
Umarım dünya üzerindeki her bir insanın hayatı bir diğerine yardım edebilecek lükste olur.
Ve biz artık gören körler olmaktan çıkar ve sevgiyle hissederiz birbirimizi.
Sevgiyi paylaşmanın, mutluluğu yaymanın yollarını ararız.
Böylece içimizdeki acılar azalır. Dünya daha güzel bir yer olur.
Bunu yazarken bile ümitsizlik bir yandan beni kemirmeye devam ediyor ama yılmadan inanmaya devam edersek en azından bizim elimizin değdiği bazı insanlar değişebilir. Bizim yetiştirdiğimiz çocuklar, öğrenciler, arkadaşlar, tanıdıklar...
Belki birinin hayatında tek bir sözle ya da davranışla büsbütün izler bırakırız.
Kendi potansiyelimizin farkında ve onu boşa harcamadan yaşayalım.
Mutlu olalım.
Mutlu edelim.

Wo Ai Ni

Daha fazla sevemem diyorum hep.
Bu kadar yer yüzünde ulaşabileceğim en büyük aşk.
Fazlası olmaz. Olamaz. Ben sınırıma ulaştım.
Ama sonra bir şey oluyor.
Bir şey yapıyorsun ve...
Ben seni eskisinden bile fazla seviyor oluyorum.
Bu hayatta aşk insanı mahveder.
Biz gönüllü mahvolanlarız.
Bile isteye acıya koşanlarız.
Biraz bile tereddüt etmeden.
Ne zaman oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama oldu işte.
Asıl mesele olması değil miydi?
Sonu önemli değil.
Ellerim bir kere bile değmese ellerine seni böylesine sevmek yeter.
Bu aşkı yaşamak bana yeter.
Uzaktan hallerini izlemek, gülümsemende yüzümde oluşacak o dalgın ifade...
Bunlar her şeye değer.
Ben hayatımda bir kere aşka düştüm.
Ve geriye hiçbir pişmanlığım kalmadı.

'Tehlikeli İlişkiler' Okur Yorumu

Merhabalar.
Önceden bahsettiğim kitabın tanıtımı için buradayım.
Tehlikeli İlişkiler: Tabulara ilk saldırı!
Kitap mektuplaşmalardan oluşuyor. Ben eski zamana hasret biri olarak mektuplarda gezinirken çok mutlu oldum. Yazı dili, kullanılan özlü sözler, kişileri karakterleri pek çok şeyi gözleme imkanı buldum. Dünyaya yeniden gelsem her halde 18. yüzyılın İngiltere'sinde olmak isterdim. Tabi bir leydi olarak. :D Hayallerimizde biraz şımartalım kendimizi değil mi?
Kitabın konusu şöyle; yakın arkadaş olan Markiz de Merteuil ve Vikont de Valmont aşkı bir 'baştan çıkarma' oyununa dönüştürmüştürlerdir. Bir gün Markizin eski sevgilisinin uzaktan bir akrabasıyla evleneceği haber gelir. Kont de Gercourt adındaki bu adam Markizi başka biri için terk etmiştir. Bunun öcünü almak isteyen Markiz de Merteuil, Vikont'tan akrabası olan genç kızı (Cecile Volanges) baştan çıkarmasını ister. Ama Valmont kızın çok küçük olduğu üstelik yeni hedefinin başka bir kadın olduğunu söyleyip reddeder. Başkan'ın eşi Madam de Tourvel görevlerine sıkı sıkıya bağlı, ahlak timsali bir kadındır ve Valmont'un yeni hedefidir. Markiz de eğer başarırsa onunla beraber olacağını söyleyerek anlaşma yapar. Daha sonra işler öyle bir karışır ki tabir yerindeyse kimin eli kimin cebinde anlaşılmaz.
Benim yorumuma dönersek, ben Markiz de Merteuil karakterine bayıldım. Onun mektuplarını heyecanla bekler oldum. Hele kendi hayatını anlattığı o mektupta 'vay be!' dedim. Böyle kurnaz karakterler beni kendilerine hayran bırakıyorlar. Markiz'in yaptıkları her ne kadar kabul görmese de çok güçlü bir kadın örneği çizmişler anlatırken. Vikont de Valmont ise sonuna kadar umudu kesmek istemesem de gerçek hayatta aşk diye bir şey olamayacağını bana gösteren bir karakterdi. Kitapta Markiz de dahil onun Madam de Tourvel'e aşık olduğu düşünülse de ben onun duygularını bir mektubunda yazdığı şu kelimelerle ilişkilendiriyorum.
"Artık ben sadece onu düşünüyorum: Gündüz aklımdan çıkmıyor, gece düşlerimden. O kadını kesinlikle elde etmeliyim, yoksa ona aşık olma gülünçlüğüne düşerim: Muradına erememiş arzu, insanı, Tanrı korusun, nelere sürüklemez?"
Sadece hırstı onun ki ve kendini diğerlerine beğendirme meselesi. Bunu Markizin mektuplarıyla ona ne isterse yaptırmasından da anlıyoruz zaten.
Kitap gerçek olaylardan yola çıkarak o dönemin toplum yapısındaki çatlamaları eleştiriyor haliyle. Birkaç uyarlamasını da izlemiştim kitabın orada hep Markiz de Merteuil'in Vikont'a aşık olduğu sonucu çıkıyordu ama ben buna inanmıyorum. Markiz kendinden başkasını sevebilecek biri değildi. Sadece Valmont'un ilgisini seviyordu ve onu kaybettiğini düşündüğü için bu kadar tepki gösterdi. Jang Dong Gun'un aurasıyla yıkıp geçtiği film olan Dangerous Liaisons filminde Markizin odasının ayna kaplı olması da çok anlamlı bir detaydı bence. Oradaki oyuncu hem güzeldi hem de aynada kendine öyle bir bakışı vardı ki kesinlikle dünyanın en güzel kadını olduğunu düşündüğünü anlıyorsunuz. Gelin görün ki yazar -bu tür kötü karakterlere olduğu gibi- Markiz de Merteuil'i de cezalandırdı. Cezası benim düşüncelerimi de destekler nitelikteydi zaten.
Kısacası iyi gözlemlenilmiş karakterlerden oluşan, merak uyandıran bir kitaptı. Benim konusu ve geçtiği tarihe ayrı bir ilgim olduğu için sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
Yayın evinin kitaplarının formunu da çok beğendiğim için kitap alışverişinde anlattığım o tatlı sahafta görür görmez aldım. Ben lisedeyken kütüphanedeki çoğu klasikler Bordo-Siyah yayın evindendi. Bu yüzden de bir nostalji oldu.
Şimdi beğendiğim birkaç alıntıya bakalım ve veda edelim.
*
Aşk kendi başına bir duygudur, sakınganlık onun önüne gelebilirse de sonradan yenemez; bir kere doğdu mu, artık ya bütün ömrünü sürer, ya da büsbütün umut kesilirse o zaman, ancak o zaman ölür.
*
Benim yaşamım onun mutluluğu için gerekli olduğu sürece hayatın gözümde bir değeri olacak, ben de kendimi talihli sayacağım.
*
Aşk daima bize kusursuz, sonsuz bir mutluluk hayal ettirir, öyle bir mutluluk getirecek diye bizi kandırır.
İnsanı aldatır o umut; o kadar da yer eder ki ona artık veda etmek zorunda olduğunuzu anladığınız zaman bile, onu yitirmez, bir gönülde sevda ile her zaman beraber gelen o pek gerçek acıları bir kat daha artırdığı anlarda bile gene ona kapılırsınız.
*
Tehlikeli bir ilişki, insanın başına meğer ne belalar getirirmiş!

Evet bugünlük bu kadar. Vize çalışmaları beni bekler. Bir an önce yazıp aklımdan atıyorum bu yazıyı da. Okumak isteyenlere duyurulur. Bir kez daha kitaplar iyi ki var diyor ve sizlere veda ediyorum.
Mutlulukla kalın.

Her Yeni Gün

Denk geldiğimiz bir suçlamayı üzerimize alınıp kırılıyoruz.
Düşüncelerimiz bir başkası tarafından küçümsenince kabuğumuza çekiliyoruz.
Biraz zorlayıp yine takdir edilmeyince yoruluyoruz.
Sanki her yeni günle tepemizdeki hortum büyüyor ve bizden daha çok şeyi içine çekiyor.
Eksiliyoruz parça parça.
Canımız acıyor.
Bitmesini istemeye bile cesaret edemiyoruz bazen. Baş ağrılarımız yine kuruluyor hayatımızın ortasına.
Herkes acısını yazıyor her yere. Onlara bile inanmaz oluyoruz gün geliyor.
Kalabalığı yadırgıyoruz yine de yalnız kalmak istemiyoruz.
Gözyaşlarımızı tutmaktan en olmadık yerlerde kaçıp gidiyor onlar da.
'Nasıl yaşıyoruz? Neden yaşıyoruz?' Bu sorularla ömrümüzü tüketip yine cevapsız gözlerimizi kapıyoruz.
Huzursuz, mutsuz hayatımızı her gün artırarak yaşamaya çalışıyoruz.
Büyümek diyoruz adına, her hatırladığımızda küçülmek isteyerek.

Highway - Film

Merhabalar.
Bir Hint filmi tanıtmaya geldim sizlere. Ama öyle böyle değil her şeyini çok sevdim. Mesaj verme potansiyeli devasa boyutlarda olan ve bunu bir kısmını kullanan, içinde bana hissettirdiği aşka gönlümde taht kuran film. Eğer ben bir filmi içselleştirdiysem sonunun pek bir önemi kalmaz o zaman. Bu film için de öyle. Sonu klasik Hint filmleri gibi bitti ama bana sorarsanız hiç bitmeyecek bir maceraydı. İmtiaz Ali'nin yönetmenliğinde, Randeep Hooda ve Alia Bhatt'ın eşsiz oyunculuğunda, bizi duygudan duyguya sürükleyen bir yol filmi Highway.
Konusu şöyle;
Veera Tripathi Hindistan'ın çok zengin ailelerinden birinin kızıdır. Düğün arifesinde nişanlısıyla hava almak için şehir arabayla gezerken şehir dışında bir benzinlikte durular. Kapalı alanlarda kalamayan Veera kendini hemen dışarı atar. O sırada soygun yapmakta olan adamlar onu rehin alır ve macera başlar. Mahabir Bhati bir nevi bu çetenin başıdır. İki karakter zaman zaman zıt düşseler de sonra bir birileri üzerinden bize geçmişlerindeki acıları ve geleceklerindeki her şeye rağmen var olacak aşkı gösterirler.
Filmi izleme nedenim Stockholm sendromunu anlatan filmler arasında olmasıydı ama ben olaya iflah olmaz romantikliğimle bir türlü bu şekilde bakamıyorum. Ama işin psikolojik boyutuna indiğimizde zincirlerinden kurtulan bir kızın hayatında daha önce hiç görmediği kişilikte bir adama ilgi göstermesi de bunu çağrıştırıyor.
-Öncelikle oyuncularımıza bir göz atalım.
Böyle tatlı bir resim koymak istedim nedense.
-Şimdi de yol filmimizdeki meşhur Awaz Dedo ve yol sahnelerine bir bakalım.


-Veera özgürlüğün tadını çıkarırken hep onun yerinde olmak istedim. Tam hız giden bir araba, sorumluluk yok, sadece kaçıyorsun ve doğadasın.
-Mahabir burada en afilli lafları söyleyen karakterdi. Öyle büyük yaraları vardı ki sonunda neden böyle olmuş diye çok görmedim hiçbir zaman. Kendiyle hesaplaşması da diğerlerine kustuğu öfkesi de benim içime o fırtınaları düşürdü.




-Bir de Veera'nın çığlıkları vardı. Bu da içimi dağladı. Özellikle şu sıralar gündemden düşmeyen insanlık dışı haberleri gördükçe ne yaptık da bu kadar kaybettik kendimizi bilmiyorum.




-Bu sarılma sahnesi ne de güzeldi. Hele o iç çekiş...

-İkilimizin güzel karelerine göz atalım şimdi de.





-'Hayalimdeki ev.'



-Herkes kaçmak istiyor. Ya başka bir yere ya başka bir zamana.

-'Ne yapacaksın benimle?'



 -Seninleyken her şey mümkün diyebileceğimiz biri...

-Biraz üzgün dur derken havaya karışan kahkahalar.

Veera için kaçırılması hayatının kilit olayıydı bence. Yoksa ömrünün sonuna kadar çocukluğunda yaşadığı travmayı unutmaya çalışan, ruhunu dört duvar arasına hapsetmiş, mutsuz bir kadın olacaktı.

-Son olarak da ortaya karışık görseller ve en sevdiğim sahnelerden biri olan son kareyi paylaşıyorum.





 
Sınıf farkı, fikir ayrılığı, maddi imkansızlıklar, dış görünüş ve daha listeyi uzatabileceğim aslında hiç ehemmiyeti olmayan ama insanlar tarafında uçurumlara sebep olan durumlar var. İşin ilginç yanı her yerde de sevgi, sevgiyle hareket etmek, insan hakları gibi söylemlerle dolaşan milyonlarca da insan var. Acaba biz o kendimizi başkalarına beğendirme durumunu çok mu içselleştirdik? Klasik bir laf vardır. 'Yatmadan önce kendim için ve insanlar için ne yaptım sorusunu kendinize sorun.' derler kişisel gelişimciler. Biraz kendimizi sorgulamalıyız. Değişime en açık canlı insan olan bizler acaba her yeni gün sonunda nasıl değiştik? Ya da nasıl değişebiliriz? Büyüyoruz evet. Biz büyüdükçe zamanında hayata akış veren insanlar ölüyor ve onların yerini bizler alıyoruz. Böyle önemli görevleri üstlenirken, bir de çevremizdeki beğenmeyip eleştirirken en azından kendimiz eleştirdiğimiz gibi olmayalım ki dünya daha güzel bir yer olsun.
Mutlulukla kalın.

En Güzel Aşk Filipinler'de!

Merhabalar.
Ah.., Filipinler deyince bile insan sıcacık hissetmiyor mu?
Başlarda nasıl bir dille karşılaşacağım diye merak ediyordum. Sonra tatlı mı tatlı aşk hikayeleriyle ve süper ötesi yakışıklımızla beni pişman etmeyen iki güzel film oldu. İki filmin de başrol oyuncuları aynı.
Ben tarihlere göre peş peşe izledim filmleri aynı sırayla da anlatmaya başlıyorum.
İlk filmimiz Bakit Hindi Ka Crush Ng Crush Mo? Anlamı ise görselde gördüğünüz gibi. 
Konusuna gelecek olursak Sandy aşık olduğu adamla birinci yıllarını kutlamak üzeredir ve ona çok kıymetli bir hediye vermeyi tasarlar. Ancak kutlama yerine gidince sevgilisi onu terk eder. Diğer baş rolümüz Alex ise yakın zamanda düğününü iptal etmiş ve baba evine dönmüş bir gençtir. Şirketler zincirlerindeki plak şirketi batmak üzeredir ve Alex onu kurtarmaya talip olur. Sandy ise bu şirketin çok başarılı bir çalışanıdır. Ancak maddi yetersizlikle şirketten pek çok eleman çıkarılır. Sandy de terk edildiği günün sabahına işten çıkarılınca tüm hıncını patronundan çıkarır. Ancak şirketin geleceği için Sandy'yi tekrar işe almak isteyen Alex ona bir teklif sunar. Sandy'yi erkekler tarafından beğenilecek bir kadına dönüştürecektir. Kızımız da şirkete yeni katalog için yardım edecektir. Böyle başlayan komik ve romantik bir hikaye sizleri bekliyor efendim.

-Kızımızın masumane dilekleri.

-İlk karşılaşma ve peşi sıra gelen perişanlık.

-Mecbur kalınan o an.

-Eski sevgiliyi yeni sevgilisi ile görme hali. :(

-Evet, hem sen daha iyilerine layıksın değil mi?!


-Ve ufaktan değişim başlar. Durun durun önce gözünü açmak lazım. Ama bizim kızımız uslanmaz aşık.

Ne derseniz deyin böyle kör kütük aşka inancını gördükçe kendi sonumu izliyormuş gibi hissettim.

-Hmm bu tarif bana birilerini hatırlatıyor sanki...

-Beklenen değişim ve hayran bakışlar.



-Tabi ki sağdaki. Riskli ama eğlenceli!

-Neyse ki atlatılan tüm badirelerden sonra mutlu son! 
Bu kare de çok güzel sanki.


-Bu sözü okuduğumda 'bana mı söylüyor o?' diye bir burun büktüğüm olmuştur. :D

Evet gelelim çiftimizin ikinci filmine; Bride for rent. Kiralık gelin klasik zoraki evlendirme hikayelerinden. Ben böyle konuları çok sevdiğim için hemen izlemeye koyuldum. Bu filmde erkek karakterimiz daha uçarı, umursamaz bir tipti. Yukarıda anlattığımda ise tam bir çapkındı. Neyse konumuza gelecek olursak Rocky biraz yeteneksiz bir oyuncudur. Ancak inatla her türlü seçmeye katılır ve o sırada da herkesin en az bir komşu teyzesinin yaptığı gibi kozmetik vb. malzemeler satmaktadır.
Ee o kadar kadını bir arada görünce. Erkek karakterimiz Rocco ise büyük annesi tarafında şımartılmış, 25 yaşına gelince aktifleşecek bir banka hesabına güvenip harcamalar yapan biridir. Doğum günü geldiğinde bir de öğrenir ki bir şart daha vardır o da evlilik. 
İşte o sırada arkadaşlarıyla yeni kurdukları ajans şirketinde bir seçme düzenlerler. Kızımız da Rocco'nun yaptığı bu seçmeyi duyunca hemen atlar tabii. Çiftimiz büyülü bir çarpışmayla karşılaşırlar ve bir şekilde anlaşma yaparlar. Ancak büyük anne Lala eski bir aktristir ve hemen işin rol olduğunu anlar. Bu sefer o kızı kiralamak ister. Ailesi evden atılan ve paraya ihtiyacı olan Rocky ise teklifi kabul eder. Taze evli çiftimiz bol komedili ve ilk filmden bile aşk dolu sahnelerle bir maceraya atılırlar.
 -Öncesinde eski sevgililerinde özür dilemeyi deneyen Rocco başarısızlığı çok şaşırtıcı şekillerde tadar tabii.

 -Lala planı hazırlarken.

 -Çok güzel bir söz. Keşke herkes özür dilemeyi bu kadar gözünde büyütüp gurur meselesi yapmasa...

-Burada Lala'nın sözleri çok güzeldi. Ayrıca Rocky şirkette çalışmaya başlar. Birlikte evli çiftlerle röportaj yapıp bir film oluşturmaya karar verirler. Oradaki çiftlerin sözleri de çok anlamlıydı. Aile yapısının yok olmaya başladığı, boşanmaların giderek arttığı bu dünyada evliliğin aslında ne olduğunu bilmeyen çok insan var maalesef.
 



-Sev ve affet.

-Romantik erkeğimiz sürprizi. Ve devamında ikinci düğün. :)
Benden bu yazıda bu kadar. Çokça görseli toplayacak zamanım yoktu, isteğim de yoktu. Böyle kalsın buralar. İzlemek isteyen olursa da hiç tereddüt etmesin. Ufak detaylarda sürprizler de olacaktır. Sonunda büyük bir gülümsemeyi elde edebilirsiniz. Konuştukları dil çok karışıktı yalnızca. Hintçe, İngilizce, İspanyolca kelimeler duydum sürekli, ayrıca Arapça'daki gırtlaktan söyleme şekli de vardı çoğu kelimede. Sonra araştırırken bu dillerin hepsinden etkilenmiş olduklarını gördüm. Hatta bir kişi İngilizce'yi ne kadar çok kullanıyorsa onun kültürlü olduğunu gösteriyormuş sanırım. Filmlerde öyle kısımlar vardı. Ben ana dili doğru ve çok kullanmaktan yanayım ama her toplum farklı tabi ki.
Neyse bugünlük bu kadar.
Mutlulukla kalın.